Sinema & Dizi

Pandemi Öncesi: 2010’ların Her Yılında Öne Çıkan En İyi Filmler

Sure! Here’s the rewritten content with the same HTML tags:

2020’lerin hemen öncesinde sinemanın ve izleyici alışkanlıklarının köklü biçimde değiştiği dönemde hangi filmleri izliyorduk? İşte 2010-2019 yılları arasındaki her yılın en dikkat çekici sinema olaylarını derleyen bir liste…

NEON

2010’lar, sinemanın evirildiği bir on yıl olarak tanımlanabilir. Cesur hikâyeler ve yenilikçi yönetmenlik tarzlarıyla, türlerin sınırlarını zorlayan yapımlar, bu dönemi eşsiz kıldı. “Moneyball” ve “The Irishman” gibi karakter odaklı derin dramalardan “Avengers: Endgame” ve “Jurassic World” gibi büyük bütçeli heyecan dolu filmlere kadar uzanan bu film yelpazesi, hikâye anlatımında nasıl yenilikler yapıldığını gözler önüne serdi. Quentin Tarantino ve Guillermo del Toro gibi önemli yönetmenlerin başyapıtları da bu dönemde izleyicilerle buluştu.

Bu içerikte, 2010’ların her yılından sinema tarihinde iz bırakan en etkileyici filmleri bir araya getiriyoruz. Her ne kadar bu yapımlar Akademi Ödülleri’nde En İyi Film dalında ödül kazanmış olmasalar da, hem eleştirmenlerin hem de izleyicilerin beğenisini kazanmış; kültürel izler bırakarak sinema dünyasında kalıcı bir etki yaratmışlardır.

Hikaye anlatımındaki yaratıcı yaklaşımlar, görsel başarı ve kültürel bağlam bakımından dönemin ruhunu yansıtan bu filmlerle 2010’ların sinema panoramasına birlikte göz atalım.

2010: “The Social Network”


Sony Pictures

The Social Network, Mark Zuckerberg’in (Jesse Eisenberg) Facebook’u yaratma sürecini, Harvard üniversitesindeki öğrencilik döneminden itibaren sergiliyor. Sevgilisi tarafından terk edildikten sonra öfkesini bir internet sitesi yapmaya yönelten Zuckerberg, bu süreçte üniversite öğrencilerini bir araya getirip bağlayacak olan sosyal medya platformu Facebook’un temelini atıyor. Platform hızlı bir şekilde popülerlik kazanırken, Zuckerberg, fikirlerini çaldığını iddia eden Winklevoss ikizleri ve ihanet ile yüzleşmek zorunda kalan iş ortağı Eduardo Saverin’e (Andrew Garfield) karşı bir hukuk mücadelesi vermek durumunda kalıyor.

Film, modern bir başyapıt olarak öne çıkıyor. David Fincher’ın yönetimi ve Aaron Sorkin’in yazdığı senaryo, hızla akıp giden ve günümüzde halen geçerli etik sorunlarla dolu bir hikaye sunuyor. Jesse Eisenberg’in Oscar adayı performansı, karakterin sosyal izolasyonunu ve hırsını başarıyla yansıtırken, Andrew Garfield’ın yıldızı parlatan Eduardo yorumu, ihanete uğramış bir dostun içten portresini sunuyor.

The Social Network, sadece bir teknoloji hikayesi değil; dijital çağın kişisel ilişkileri nasıl dönüştürdüğünü ve başarının bedelini sorgulayan bir yapı. Film, eleştirmenlerden yoğun övgü aldı ve Oscar’da En İyi Uyarlama Senaryo dâhil birçok ödül kazandı.

2011: “The Tree of Life”


Searchlight Pictures

The Tree of Life, Jack’in çocukluğu (Hunter McCracken) ve yetişkinliği (Sean Penn) üzerinden geçmişine dair içsel bir yolculuğu konu alıyor. Jack’in anıları aracılığıyla, otoriter babası (Brad Pitt) ve sevgili annesi (Jessica Chastain) arasındaki gerilimler, inanç mücadelesi, kimlik arayışı ve masumiyetin kaybı gibi temalar irdeleniyor.

Terrence Malick’in şiirsel ve görsel açıdan etkileyici yönetimi, aile dramını felsefi bir keşifle harmanlıyor. Doğrusal olmayan anlatı yapısı, evrenin varoluşundan dünya üzerindeki yaşamın başlangıcına kadar uzanan uzun ve dokunaklı sahnelerle izleyiciyi varoluşsal bir sorgulamaya davet ediyor. Emmanuel Lubezki’nin etkileyici görüntü yönetimi ve Alexandre Desplat’nın müzikleri, rüya gibi atmosferin derinliğini tamamlıyor.

Alışılmış anlatı yapısının dışındaki yaklaşımı nedeniyle bazı izleyicilerde kafa karışıklığı yaratabilse de, The Tree of Life, geniş vizyonu ve derin temalarıyla büyük övgü toplamış; Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanarak sinema tarihine zamansız bir eser olarak geçmiştir.

2012: “The Master”


Weinstein

The Master, II. Dünya Savaşı sonrasında hayatta kalmakta zorlanan öfkeli ve yönsüz bir gazinin, Freddie Quell’in (Joaquin Phoenix) hikayesini anlatmaktadır. Bir dizi geçici işte tutunmaya çalışan Freddie, şiddet eğilimleriyle yüzleşirken, belirgin bir lider olan Lancaster Dodd’la (Philip Seymour Hoffman) karşılaşır. Dodd, “The Cause” adlı dini temelli bir harekete liderlik etmektedir ve Freddie’nin potansiyelini görerek onu yanına alır. Aralarındaki ilişki zamanla hem bağımlılık yaratan hem de manipülatif bir mentor-öğrenci dinamiğine dönüşür.

Paul Thomas Anderson’ın bu yapımı; güç, kimlik ve anlam arayışını derinlemesine inceler. Joaquin Phoenix, Freddie rolünde içsel çatışmalarını ve duygusal patlamalarını yoğun bir şekilde sunarken; Philip Seymour Hoffman, zekâsı ve cazibesi ardında sakladığı denetim arzusuyla Dodd karakterini canlandırır. Amy Adams da dahil olmak üzere tüm başrol oyuncuları, Oscar’a aday gösterilmişlerdir. The Master, büyük hikayeler yerine karakterlerin içsel dünyasına odaklanarak oyunculukları öne çıkarmaktadır. Filmdeki etkileyici görüntü yönetimi, tematik derinliği desteklemektedir.

Oscar töreninde beklenen başarıyı bulamamış olsa da, film eleştirmenlerden yoğun övgü almış; her izleyişte karakterlerine ve hikâyesine dair yeni katmanlar açığa çıkaran düşünmeye değer, güçlü bir dram olarak hafızalarda kalmıştır.

2013: “12 Years a Slave”


Searchlight Pictures

12 Years a Slave, özgür bir siyah adam olan Solomon Northup’un (Chiwetel Ejiofor) gerçek hikâyesini konu alır. 1841 yılında New York’ta yaşayan ve keman çalmada yetenekli olan Solomon, sahte bir iş vaadiyle Washington D.C.’ye çağrılır. Burada uyuşturularak kaçırılır ve köle olarak satılır. Kendini, Louisiana’daki bir plantasyonda zor koşullar altında çalışmaya mecbur bırakıldığında bulur. Bu on iki yıl boyunca, özellikle zalim Edwin Epps’in (Michael Fassbender) yönetiminde dayanılmaz fiziksel ve psikolojik işkencelere maruz kalır.

Steve McQueen’in yönetimindeki film, köleliğin acımasızlığını tüm gerçekliğiyle gözler önüne seren sarsıcı bir yapım olarak dikkat çeker. Solomon rolündeki Ejiofor’un performansı derin bir duygusallıkla doludur. Filmdeki diğer oyunculuklar dikkat çekse de, Lupita Nyong’o’nun Oscar kazandığı performansı özellikle akıllarda kalır.

12 Years a Slave, En İyi Film Oscar’ını kazanarak hem sanatsal önemli başarısını göstermiş hem de tarihsel önemi yüksek bir yapıt haline gelmiştir. Steve McQueen’in vizyoner yönetimi ve anlatımın derinliği, filmi yalnızca bir sinema eseri değil; aynı zamanda ırk, adalet ve tarih üzerine süren tartışmalar için temel bir yapı haline getirmiştir.

2014: “Boyhood”


IFC Films

Boyhood, Mason’ın (Ellar Coltrane) çocukluktan yetişkinliğe uzanan yaşamı anlatılır; hayatın iniş çıkışları, ailesinin boşanması, yeni ilişkiler, eğitim süreci ve kendini keşfetme deneyimleri ele alınır. Hikâye, Mason’ın kişisel sorunlarıyla baş etmeye çalışan annesi (Patricia Arquette) ile zaman zaman hayatına giren ama bağ kurmaya çalışan babası (Ethan Hawke) arasındaki ilişki üzerinden gelişir.

Richard Linklater’ın 12 yıl boyunca aynı oyuncu kadrosuyla çektiği bu film, sinema tarihinde benzersiz bir büyüme hikayesi sunuyor. Uzun dönemli çekim süreci, karakterlerin fiziksel ve duygusal değişimini olağanüstü bir doğallıkla yansıtır. Coltrane, Arquette ve Hawke’ın doğaçlama hissi veren performansları, filmin gerçekçiliğini ve duygusal derinliğini pekiştiriyor. Boyhood, yalnızca Mason’ın kişisel yolculuğunu değil, zamanın geçiciliği, ilişkilerin evrimi ve çocukluğun ne kadar çabuk geçtiği üzerine evrensel bir anlatıdır.

Film, yenilikçi anlatım tarzıyla büyük beğeni topladı; En İyi Drama Filmi dalında Altın Küre kazandı, birçok Oscar adaylığı aldı ve Patricia Arquette’e En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ını getirdi. Boyhood, gündelik hayatın sıradan anlarını olağanüstü bir sinema başarısına dönüştürmüş, eşsiz ve unutulmaz bir yapıt olarak öne çıkıyor.

2015: “Mad Max: Fury Road”


Warner Bros.

Film, Max’in (Tom Hardy) Savaş Çocukları adındaki fanatik bir asker grubu tarafından ele geçirilmesiyle başlar. Bu grubun lideri acımasız diktatör Immortan Joe (Hugh Keays-Byrne) olan karakterler, tutsak beş eşiyle birlikte kaçmayı planlayan Imperator Furiosa (Charlize Theron) ile bir yola çıkar. Max, bu kaçışta Furiosa ile istemeden de olsa bir ittifak kurar ve çölde güvenli bir yer aramak üzere tehlikeli bir yolculuğa çıkarlar. Ancak Immortan Joe’nun birlikleri her adımlarını takip eder.

George Miller’ın yönetmenliğindeki Mad Max: Fury Road, adrenalin dolu ve nefes kesici bir sinema deneyimi sunuyor. Gerçek araçların, dublörlerin ve pratik efektlerin kullanıldığı uzun aksiyon sahneleri,modern sinemanın en dikkat çekici örnekleri arasında yer alıyor. Charlize Theron’un Furiosa karakteri, güçlü ve karmaşık bir portre sergilerken, Tom Hardy’nin kelimelere ihtiyaç duymayan Max’i aksiyonun merkezinde sessiz bir direnişin sembolü haline getiriyor. Film, cesur feminist temaları, görsel dili ve karakter odaklı anlatımı ile büyük beğeni toplamıştır.

Altı dalda Oscar kazanmış olan bu yapım — En İyi Kurgu ve En İyi Yapım Tasarımı dâhil — sinema tarihinin en iyi aksiyon filmleri arasında zikrediliyor ve Furiosa’nın hikâyesini genişleten bir ön film projesi hala sürmektedir.

2016: “Moonlight”


A24

Moonlight, Miami’nin zorlu bir mahallesinde yaşayan genç bir siyah erkek olan Chiron’un hayatını mercek altına alıyor. Film üç bölümden oluşuyor ve Chiron’un hayatına dair kritik dönemlere odaklanıyor: Çocukluğu (Alex R. Hibbert), ergenliği (Ashton Sanders) ve yetişkinliği (Trevante Rhodes). Her dönemde Chiron, kimliği ve cinselliği üzerine içsel çatışmalar yaşarken, çevresindeki sert gerçeklerle başa çıkmaya çalışıyor. Hikâye, aynı zamanda uyuşturucu bağımlısı annesi (Naomie Harris), akıl hocası Juan (Mahershala Ali) ve ilk aşkı Kevin (Jharrel Jerome) ile olan ilişkilerini de kapsıyor.

Yönetmen Barry Jenkins, etkileyici oyunculuklar ve çarpıcı görüntü yönetimi ile derin bir duygusal anlatı sunar. Film yapısı sayesinde seyirciyi Chiron’un içsel mücadelelerine ortak eder; reddedilme, yalnızlık ve şiddetten kaçındığı anların yanı sıra şefkat ve bağ kurma anlarını da gözler önüne serer. Mahershala Ali’nin Juan karakterindeki performansı ona En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandırmışken, Moonlight da En İyi Film Oscar’ını alarak bu ödülü kazanan ilk LGBTQ+ temalı film olmuştur.

2017: “Get Out”


Universal Pictures

Siyahi bir fotoğrafçı olan Chris (Daniel Kaluuya), beyaz sevgilisi Rose (Allison Williams) ile bir hafta sonunu Rose’un ailesinin malikanesinde geçirmeye gider. Başlangıçta, çevrenin izole oluşu ve ağır olarak beyazlardan oluşması, Chris’i huzursuz eder. Ancak ailenin ve hizmetlilerin aşırı ilgili, garip ve ürkütücü davranışları bu huzursuzluğu daha büyük bir şüpheye dönüştürür.

Komedi geçmişiyle bilinen Jordan Peele, bu ilk yönetmenlik denemesiyle izleyicileri beklentilerin ötesine taşıyarak korku türünü güçlü bir sosyal eleştiriyle ustaca harmanlar. Film, ürkütücü atmosferi, zekice kurgulanmış diyalogları ve incelikli mizahıyla seyirciyi diken üzerinde tutarken; kültürel baskı, ırksal gerilim ve kimlik sorunlarına dair çarpıcı mesajlar verir.

Daniel Kaluuya’nın Oscar adayı performansı, izleyiciyi Chris’in giderek artan korku ve kafa karışıklığına ortak eder. Get Out, zeka dolu tür karışımı ve cesur söylemleri ile hem eleştirmenlerden övgüler almış hem de hızla bir kült filme dönüşmüştür. Jordan Peele bu filmle En İyi Özgün Senaryo Oscar’ını kazanmış, sinema tarihine damgasını vurmuştur.

2018: “Roma”


Netflix

Roma, genç kadın Cleo’nun (Yalitza Aparicio) hikayesini merkezine alıyor. Cleo, 1970’ler Meksika’sında yaşanan toplumsal ve siyasi çalkantılarla dolu bir dönemde, orta sınıf bir ailenin ev işlerini yapar ve çocuklarına bakar. Kendi özel hayatında, istenmeyen bir hamilelikle yüzleşmek zorunda kalır ve çocuğunun babasıyla ilişkisi giderek karmaşıklaşır. Alfonso Cuarón’un yönetimi, bu kişisel hikâyeyi son derece şiirsel ve içten bir dille aktarır; uzun planlar ve etkileyici sinematografi ile Cleo’nun gündelik yaşamı ve dönemin büyük siyasi değişimlerini izleyiciye hissettirmektedir.

Siyah beyaz çekilen film, nostaljik ve duygusal bir atmosfer yaratırken, Cleo’nun iç dünyası ile dışarıdaki karmaşık toplumsal gerçeklik arasındaki farklılıkları güçlü bir şekilde ortaya koyar. Oscar için aday gösterilen Yalitza Aparicio, performansında hem kırılganlığı hem de içsel gücü zarif bir şekilde yansıtır.

Roma, 10 dalda Oscar’a aday gösterildi ve En İyi Yönetmen dâhil 3 ödül kazandı. Cuarón’un çocukluğundan esinlenen kişisel bir anlatıyı evrensel temalarla harmanlamayı başaran bu film, son on yılın en önemli ve etkileyici sinema eserleri arasında gösterilmektedir.

2019: “Parasite”


NEON

Parasite, Seul’de yarı bodrum katında yaşayan, yoksul ama becerikli Kim ailesinin öyküsünü aktarır. Ailenin oğlu Ki-woo (Choi Woo-shik), zengin Park ailesine özel ders vermeye başladığında, bu fırsatı tüm ailenin yaşamını değiştirmek için değerlendirir. Kurnaz bir planla, Kim ailesi Parkların evine sızar: Kız kardeşi Ki-jung (Park So-dam) sanat terapisti, annesi Chung-sook (Jang Hye-jin) hizmetçi, babası Ki-taek (Song Kang-ho) ise şofördür. Park ailesi, çalışanlarının aslında aynı aileden olduğunu fark etmez.

Bong Joon-ho, gerilim, mizah ve dramı ustaca harmanlayarak zenginle fakir arasındaki derin uçurumu gözler önüne sererken, sınıf farklılıkları ve açgözlülük üzerine keskin bir toplumsal eleştiri sunmaktadır. Film, düşündürücü ve eğlenceli bir yapım olup, her sahnesi ince detaylarla işlenmiştir. Song Kang-ho’nun baba karakteri, sıcaklığı ve zekasıyla hikayeye büyük bir derinlik kazandırır.

Parasite, dünya genelinde büyük beğeni toplamış ve hem eleştirmenlerden hem de izleyicilerden övgüler almıştır. Aynı zamanda, İngilizce olmayan ilk film olarak Oscar’da En İyi Film ödülünü kazanma başarısı göstererek tarihe geçmiştir.