Sinema & Dizi

Return to Silent Hill: Bir İnceleme

Return to Silent Hill İnceleme

Return to Silent Hill, Türkiye’de “Sessiz Tepe: Dönüş” adıyla bilinen filmi uzun zamandır büyük bir merakla bekliyordum. Oyun serisinin hayranları, yayınlanan fragmanların pek de umut verici olmaması sebebiyle projenin başarısız olacağına dair tahminlerde bulunurken, benim gibi biraz daha iyimser olanlar “en azından sadık bir uyarlama izleriz” diyordu. Nitekim, 2006’daki Silent Hill filminin yönetmeni Christoph Gans, Return to Silent Hill için geri dönmüş ve oldukça sadık bir uyarlama gerçekleştirdiğini belirtmişti.

Peki yeni vizyona giren film, benim olumlu beklentilerimi ne ölçüde karşıladı? Daha az bir beklenti ile izleyen biri olarak, salondan nasıl bir izlenimle ayrıldım?

Sisler İçinde Kaybolu Yürekler

Return to Silent Hill, Silent Hill serisinin ikinci oyununun sinema uyarlaması. Tam 20 yıl önce, 50 milyon dolarlık bir bütçe ile uyarlanan ilk filmde Fransız yönetmen Gans, bambaşka bir hikaye anlatmış olsa da, dünya tasarımı ve sinematografi ile geçer not almayı başarmıştı. Çoğu kişi için bu ilk yapım, o dönemde çıkan başarılı oyun uyarlamalarından biri oldu; zira o zamana kadar vizyona giren uyarlamalar genellikle başarısızdı.

Gans, 2012 yılında yaratıcı farklılıklar nedeniyle üçüncü oyundan uyarlanan Silent Hill Revelation’da yer almadı ve Kit Harington’lu bu film ağır eleştiriler aldı. Geçen 20 yılda başka projelerde yer aldı ama Silent Hill dünyası ile yeniden buluşmadı.

Oyunun aksine, film açılışında James ile Angela’nın nasıl tanıştığına odaklanıyor ve bu sahnenin yapaylığı hemen dikkat çekiyor. Sonrasında, James’i sarhoş halde bir bardayken görüyoruz; kederli ve kaybetmiş. James, Mary’nin tablolarıyla dolu evine dönüyor ve gelen mektubu buluyor. Mary, oyunun aksine burada hayatta ve James’i, Silent Hill’e görecek çok şeyin değiştiğini söyleyerek çağırıyor. Kahramanımız ise son derece sarhoş bir halde aracına atlıyor.

Sonrası, hikayenin nefes almaya fırsat bulamadan, bir hız treninde geçmişe dönme sahneleriyle dolu bir deneyime dönüşüyor. İlk filmin 2 saatlik süresi, hikayesini derinlemesine anlatmasına fırsat tanımıştı. Ancak Return to Silent Hill, yapımcıların istekleri doğrultusunda daha kısa bir süreye sahip ve 1 saat 40 dakika boyunca izleyiciyi sürekli hareket halinde tutuyor.

Sessiz Tepe Hız Koşusu!

James (Jeremy Irvine), kasabaya varır varmaz Angela (Hannah Emily Anderson) ile tanışıyor. Angela’ya göre, bir sızıntı tüm kasabayı hasta etmiş. Hemen karikatürize bir evsizden radyomuzu kapıyoruz ve sirenler çalmaya başlıyor, Other World’e geçiyoruz. Harika bir sinematografi ile 23 milyon dolarlık mütevazı bütçeye sahip olan film, CGI ile dolu bir ortamda geçiyor. Woodside apartmanlarında geçmişe dönüyoruz, James’in Mary ile yaşadığı anları görüyoruz. Günümüzdeki kısa bir görünümün ardından Eddie (Pearse Egan) yangın ve kasabaya yayılan hastalıktan bahsediyor. Laura (Evie Templeton) adında bir kız aniden ortaya çıkıyor ve Eddie kaçıyor, ardından Piramit Kafa beliriyor ve yine geçmişteyiz.

Filmin tamamı, geçmişe dönüşlerle dolu bu koşturmaca içinde ilerliyor. Gans’ın inandığı hikaye, kaotik, anlamsız ve yorucu bir yapıya sahip. Karakterler, senaryonun ilerlemesi için gerekli olan eylemleri yerine getiriyor fakat mantık dışı seçimler yapıyorlar.

Top floor, please.

Gans, sadakat konusunda haklı fakat James’in yolculuğu genel hatlarıyla oyundaki ile aynı rotayı izliyor. Tanıdık mekanlar, Woodside apartmanları, Brookhaven hastanesi, Lakeview oteli ile geçmişe dönüşler yapılıyor. Ancak sorun şu ki, Gans’ın anlatmak istediği ile Silent Hill 2’nin ikonik trajik hikayesi tamamen ayrı. Yönetmenin filmdeki anlatımı, yeni ayrılmış bir çiftin aşkı ve James’in bu aşkı kazanmak için neleri göze alması üzerine kurulu ama filme epik bir derinlik katamıyor.

Kasabanın Baskın Teması

Return to Silent Hill, Mary ve James’in hikayesine indirgenmiş; Maria, Angela, Laura ve Eddie sadece küçük yan karakterlere dönüşmüş. Gans’ın Hannah Emily Anderson üzerinden yaptıkları anlatı tercihleri ise son derece mantıksız ve akıl dışı. İlk filmi yok sayan devam hikayesi, bizleri Silent Hill çizgi romanlarından tanıdığımız Jonathan Crane’in tarikatıyla tanıştırıyor ama tarikatın amacı ve ritüelleri belirsiz kalıyor.

We have Silent Hill 2 at home.

Detayları atlamak zorundayım ama Return to Silent Hill, hem kötü bir uyarlama hem de zayıf bir sinema eseri. Yapımcıların istekleri doğrultusunda sahneler sıkça kesilmiş ve film bütçesi geçmişteki Silent Hill’in yarısından bile az. Görsel efektlerin kalitesi hayal kırıklığına neden oluyor. Akira Yamaoka, film için 1.5 saatlik bir müzik bestelemiş ama izleyici bunların çoğunu duyamıyor. Bunun yerine, Bach’ın bilinen eserleri tekrar tekrar kullanılıyor ve bu durum belirsizliğe neden oluyor.

İyi bir aktör olan Jeremy Irvine ve farklı rollerde izlediğimiz Hannah Emily Anderson, yazılan komik diyaloglarla adeta boğuluyorlar. Sonuç olarak, video oyununun en özel hikayelerinden biri bir kez daha beyaz perdede kayboluyor. Mankenler yerine geçen örümcek ve Piramit Kafa arasındaki çatışmayı, Laura’nın rolü kısıtlı olsa da filmdeki yeri hakkında bir şey söylememeyi tercih ediyorum.


Düşük bütçesiyle Christoph Gans’ın aşırı hırslı projesi olan film, sadece görsel estetiği ve müzikleri ile bir karşılama sunuyor. Uyarlama olarak başarısız olmasının yanı sıra kendi hikayesini anlatmada yetersiz kalmış; akılda kalıcı bir şekilde somutlaştırılmış bir anlatı tarzı bulunmuyor. Fikirlerin sırayla eklenmesiyle oluşan bir igri, Silent Hill hayranlarını yalnızca tanıdık atmosferi ile mutlu edecek, geri kalanında ise oldukça vasat bir yapıt olarak kalacaktır: Return to Silent Hill.