Ölüme Doğru Koşan Adam: Bir İnceleme
Ölüme Koşan Adam İncelemesi
Stephen King, edebiyat dünyasının en tanınmış ve en çok satan yazarlarından biri olmayı bu yaşında bile sürdürüyor. Eserlerinden uyarlanan filmlerin sayısı ise bir hayli fazla. Şu anda dünya çapında etkisini gösteren IT: Welcome to Derry fırtınası bir kenara, King’in sinema ve televizyondaki uyarlamaları diğer yazarlara kıyasla oldukça fazla. Ülkemizde Azrail Koşuyor adıyla bilinen King’in Richard Bachman takma adıyla yazdığı romanı The Running Man, bu örneklerden biri.
Edgar Wright’ın kendine özgü tarzı ile yönettiği film uyarlaması Ölüme Koşan Adam, ilgi çekici fragmanlarla ve reklam kampanyasıyla sonunda vizyona girdi.
Bindik Bir Alamete, Gidiyoruz…
Ölüme Koşan Adam, distopik bir gelecekte, sınıf farklarının uç bir noktaya ulaştığı, halkın %99’unun suç, hastalık ve sefalet içinde hayatta kalmaya çalıştığı bir Amerikan hikayesidir. Geri kalan %1 ise büyük bir servetin sahibi olarak, güvenli sınırlar içindeki konforlu hayatlarını sürdürmektedir. Bu çarkın dönmesi için AçıkEkran adlı kanalda, halkın para kazanabildiği ama ciddi şekilde yaralanabileceği yarışmalar düzenleniyor. Eğer hüsrana uğramadan bir servet kazanmak istiyorsanız, katılmanız gereken yarışma bellidir: Ölüme Koşan Adam!
Ben (Glen Powell), iş arkadaşlarının haklarını savunduğu için işten çıkarılan, büyük şirketlerin yönettiği ve hükümeti parmağında oynatan Network tarafından dışlanan öfkeli bir baba. Küçük kızı, basit bir hastalık nedeniyle hayatını kaybedebilir ve tek çaresi bir yarışmaya katılarak ilaç parası bulmak. İstemeden de olsa kendini Ölüme Koşan Adam yarışmasında buluyor ve 30 gün boyunca Avcılar, milis güçler ve kendisini ihbar eden sivil halktan kaçmak zorunda kalıyor. Filmin başlangıcı oldukça etkileyici; Glen Powell, ailesine aşık, öfkeli bir baba Ben rolünde hemen benimseyeceğiniz bir karakter sunuyor. Ne yazık ki, filmin sunduğu dünya tasvirinin acımasızlığı gerçek bir distopyayı gözler önüne seriyor!
Sistem tamamen, yönetici kesimin halkı birbirine düşürüp, pastayı yalnızca kendilerine ayırmaları üzerine inşa edilmiştir. İnsanları kutuplaştırmanın en etkili aracı olan televizyon ve yarışma programları, bu çatışmanın temelini oluşturuyor. Ben’in amacı bu sistemi çökertmek değil; tek isteği ailesini kurtarıp, onlara insani bir yaşam sunmak. Ancak, bu sistemin devam etmesi için yarışmanın gerçekten adil olmasına izin verecekler mi?
Malzeme Çok Sağlam Ama…
Edgar Wright, Baby Driver, Last Night in Soho, Shaun of the Dead ve tabii ki Scott Pilgrim vs. The World gibi başarılı yapımlara imza atan bir yönetmen. Nitekim, filmin ilk yarısındaki yapım, dramatik kurgunun etkisini artırıyor. Wright, hareketli kamerası ve iki farklı dünyayı net bir şekilde ayıran renk tercihi ile izleyiciyi kısa sürede filme çekiyor. Film kadrosu da oldukça güçlü: Network yöneticisi Dan Killian rolünde Josh Brolin, yarışmanın kaygan sunucusu Colman Domingo ve usta aktör William H. Macy! Ancak, 2 saat 15 dakikalık süresi ile hikayesini anlatmak için yeterince zamana sahipken, film bu malzemeden gerektiği gibi faydalanamıyor!
William H. Macy’nin rolü beklediğimden daha küçüktü. Colman Domingo her zamanki gibi güçlü bir performans sergiledi, ancak ona da yeterince süre tanınmamıştı. Filmin sürpriz artılarından biri olan Michael Cera, tam yerinde bir karakterle çıktı karşımıza; ancak hikaye ondan da gerektiği gibi faydalanmamış. Aynı durum Lee Pace için de geçerli.
İzle, Eğlen, Unut
Filmin en büyük sorunu, nerede duracağını bilememesi. Güçlü bir mesajla başlayıp, Stephen King’in 43 yıl önce ilettiği sert mesajı kalın harflerle vurgulayacağını iddia eden film, banyo havlusu sahnesinden sonra çok fazla komedi öğesine yer veriyor. Glen Powell, esprileriyle iyi bir performans sergiliyor ve çoğu espri etkileyici olmasa da izleyiciye geçmeyi başarıyor. Bu distopyada, bir ölüm kalım mücadelesini izliyorsunuz; yarışma oldukça acımasız, sunulan dünya ondan da sert; ama karakterler her fırsatta espri yapmayı seçiyor. Filmin aksiyonu genel olarak izleyiciyi bağlıyor, ancak Edgar Wright’a özgü enerji filmde pek hissedilmiyor. Kameranın yönetimi bile sanki farklı ellerdeymiş gibi.
Sonuç olarak, proje genel itibariyle bir kimlik bunalımı yaşamakta. 1987 yapımı Arnold Schwarzenegger film adaptasyonu, romandan oldukça uzak olsa da tonunu başından sonuna dek dengede tutmayı başarmıştı. Ölüme Koşan Adam, vermek istediği veya olması gerektiği mesajı sulandırıyor, nerede konumlanacağını bilemiyor ve izleyicisini duygusal olarak sağa sola sürüklüyor. Hatta bir an, ‘bu film gerçekten Edgar Wright’ın mı?’ diye düşündüm.
Yanıt büyük ihtimalle şöyle: ‘Stüdyo müdahalesi!’
Ölüme Koşan Adam, oldukça eğlenceli ve uzun süresine rağmen izleyicisini sıkmadan finale kadar taşıyor. Oyunculuklar, özellikle de Colman Domingo ve Josh Brolin, izleyiciyi hayal kırıklığına uğratmıyor; hatta Glen Powell bile etkileyici bir performans sergiliyor. Ancak film, ton bakımından tutarsız ve vermek istediği mesajı netleştiremiyor! Özetle, aksiyon ve eğlence arayanlar için iyi bir tercih ama fazla yüksek beklentilerde bulunmamakta fayda var.
